|
|
4 şubat 2004 pano:
"kahraman korsan, global
zabıtaya karşı" yazısını (28 ocak
vitriol'ü) biraz değiştirerek "korsan
yayına güzelleme" adı altında radikal'e
yolladım, 2 şubat sayısının
"yorum" sayfasında yayımlandı. hemen
ertesi gün kendi köşesinde hakkı devrim,
hakaret etmek amacıyla bahsetti yazıdan. ekşi
sözlük'teyse "cem akaş'ın edebiyata hain
saldırısı" başlığı açıldı. ekşi
sözlük yazarlarından antimatter 1998 yılında
yayımladığım "yazarlar için sokak
çalgıcısı etiği" adlı
manifesto-yazıyı aynı başlıkla sözlük'e
taşıdı. konuya ilk kez orada değinmiştim -
korsan vs bahane, asıl önemlisi bir meslek
olarak yazarlık" bence. uzun vadede,
sanattan düzenli gelir elde etmenin modasının
geçeceğine inanıyorum (bkz. "olgunluk
çağı üçlemesi"). her neyse, yazının
"radikal" versiyonu aşağıda.
vitriol:
korsan yayına
güzelleme
Korsana
herkes karşı; epey bir zamandan beridir
de bu böyle. "Korsan"
sözcüğü cümle içinde
kullanıldığında, telif hakları
ödenmemiş kitap, film ve müzik
yayını/kopyalaması kastediliyor, bunun
hırsızlık olduğu, emek sahibinin
hakkının ödenmediği, devlete vergi
verilmediği için de ekonomide kaçak
oluştuğu, bu nedenle dolaylı olarak
herkesin etkilendiği söyleniyor. Bu
konuda eşine ender rastlanır bir
oydaşma var - farklı düşünen yok.
Oysa konu, hem Türkiye özelinde, hem de
dünya genelinde iki yönüyle
tartışmaya açık: birincisi, “korsan
pratiği”nin söylendiği kadar kötü
olup olmadığını, korsandan
yakınanların dürüst ve haklı olup
olmadığını, kısacası korsanın
korktuğumuz gibi birşey olup
olmadığını tartışmak gerekir;
ikincisiyse, “korsan” sıfatını
doğuran iki temel kavramı, yani
“entellektüel mülk” ve “yayın
hakkı”nı sorgulamakta yarar olabilir.
On beş yılı aşkın bir süredir
yazar, çevirmen ve yayıncı olarak bu
“piyasa”da bulunduğum için kişisel
deneyimim kitap etrafında
yoğunlaşıyor; ama söyleyeceklerim
genel hatlarıyla diğer alanlar için de
geçerli.
Türkiye'de
yayıncılığın pek çok ciddi sorunu
var: kağıt, matbaa ve ciltlemeyle
ilgili sorunlar, yayınevlerinin ve
işlevlerinin kurumsallaşamaması,
dağıtım ağının işlememesi,
kitapçılıkla ilgili sorunlar, Türkçe
kitapların yabancı dillere çevrilmesi
ve tanıtılması konusundaki atalet,
okuma(ma) alışkanlıkları vs. Korsan
yayıncılık, bütün bunlardan çok
daha fazla geliyor gündeme, oysa bunlar
kadar önemli bir sorun değil
kesinlikle. Durumu üç başlıkta
inceleyebiliriz:
Yavuz
hırsız: korsandan
yakınanları genelde yüzsüz ya da
ikiyüzlü, sahtekar ya da en iyi
olasılıkla bilinçsiz ve açgözlü
buluyorum. Birçok yayınevinin korsandan
yakınmaya hakkı yok, çünkü
söylenenlere bakılırsa (çok sayıda
yazardan, çevirmenden, yazar varisinden
aynı şeyi duydum, bazı yayıncı
dostlarım laf arasında itiraf etti) pek
çoğu kendi kitaplarını korsanlıyor,
iki bin baskı adedi üzerinden
sözleşme yapıp beş - on bin basıyor.
Mazlum
yazar: Ahmet Altan gibi yazarlar
zaman zaman bu konuda söz alıp,
"benim paramı çalıyorlar"
diye yakınıyor. Yavuz hırsız
maddesine gönderiyorum onları. Birşey
daha var, ki bu yalnız yazarlar için
değil, yayınevleri ve kitapçılar
için de geçerli: benim gibiler, yani
kitaplarını kitapçıdan alanlar ama
arada korsana başvuranlar, toplam korsan
müşterisinin yüzde beşini filan
oluşturuyordur. Korsanın asıl
müşterisi, kitapçıdan kitap
almayanlar, çünkü kitaba o kadar para
veremeyenler ("sigaraya veriyor
ama" diyemezsiniz - kitabın
sigaradan daha "iyi" bir
tüketim malı olduğunu nesnel olarak
gösteren hiçbir şey yok,
"iyi"lik öznel birşey
çünkü). Yani o kitabın korsan
versiyonu olmasa, gidip kitapçıdan
almayacak; o satış ağının
müşterisi değil. Dolayısıyla satış
kaybından değil, fakir okura kitap
sunulmasından söz etmek gerekir
("korsan" değil, "Robin
Hood"!). Yayınevleri adam olsa,
korsana "düşen" kitapları
ucuza mal etmenin yolunu bulur, parasız
okurun parasını almayı becerirdi.
İşbilir
okur: okurun korsan kitaptan
yakınması diye birşey yok tabii. Ama
lafa gelince herkeste dil bir karış.
Hepimiz korsana karşıysak bu korsan
kitapları kim okuyor? Niçin kimse
çıkıp da dobra dobra "kardeşim
ben kitabı okur atarım, atacağım
şeye de o kadar para veremem, alıyorum
korsandan %50 indirimle, gerisi beni
ilgilendirmez" diyemiyor? Ben de
alıyorum korsandan kitap - bazıları
çok kötü üretilmiş oluyor, onları
değil, ama eli yüzü düzgün olanlar
da çıkıyor, en son Yüzüklerin
Efendisi'ni almıştım mesela.
Askerdeydim, koğuş arkadaşımla kavga
ettik - "bir de yayıncı
olacaksın, nasıl korsan kitap
okursun?" diye girişti bana. Yüzüklerin
Efendisi'ni sevmeyeceğimi
düşünüyordum, kısa dönem çavuş
olarak devlete iki milyon aylıkla
çalışıyordum, Metis Yayınlarının
istediği parayı vermeye gönlüm ve
durumum yoktu açıkçası. Pişman
değilim, bugün olsa yine yaparım.
* * *
Bütün bu
itirazlar bir parça "içeriden
eleştiri" kapsamında tabii.
Dışarıdan bir bakış çok daha
önemli ve temelden bazı sorular
sorulmasını sağlayabilir oysa.
Yazının başında sözünü ettiğim
“entellektüel mülk” ve “yayın
hakkı” meselesine dönmek istiyorum
burada. “Fikir ve sanat
eserleri"nin üretiminin ücrete ve
"yayın hakkı"na tabi
olmasında büyük bir acayiplik
görüyorum, kusura bakılmazsa. “Fikir
ve sanat eseri” üretimi bağlamındaki
emeğin romantik bir yaklaşımla
gizemli, kutsal, dokunulmaz bir
kategoriye dönüştürülmesine
(yaratıcı bireyi ve yaratma sürecini
neredeyse kutsama eğiliminin temelleri
ondokuzuncu yüzyıla gider) karşıyım.
Bu emek, diğerlerinden farklı olarak
kişisel zorunluluktan kaynaklanır, yani
yazar kendisini yazmak zorunda
hissettiği için yazar;
yazınsal/sanatsal üretimin bir geçim
kapısı olarak görülmesi bu üretimin
doğasından değil, sistemin
kuruluşundaki hatadan kaynaklanır. Bu
üretimin doğası, karşılıksız
(gratis) yapılmasıdır; buna verilecek
maddi karşılık da kontrat uyarınca
değil, gönüllülük ilkesi uyarınca
olmalıdır. Entellektüel çalışmanın
ortaya çıkardığı ürünün bir mülk
olarak değerlendirilmesi, hem toplumun
bu ürünü serbestçe kullanmasından
doğacak yararları aşırı derecede
kısıtlar, hem de bu ürünleri
verenlerin birbirlerinden yararlanabilme
ve daha yetkin ürünler verebilme
olanaklarını azaltır.
“Yayın
hakkı” konusuna gelirsek: Bir
yazının, kitabın, fotoğrafın,
filmin, müzik parçasının ya da
albümün mekanik ya da elektronik
yollarla çoğaltılması üzerinde
tekellik hakkı kurulmasına da
–aşağıda anlatacağım istisna
dışında- karşıyım. Bunun fikir ve
sanat eserleri üreticilerinin emeğinin
korunması için yapıldığı
iddiasını da gülünç bir yalan olarak
görüyorum. Ayrıca gereksiz de
buluyorum - yazmak isteyen yazar, şarkı
söylemek isteyen söyler; film çeken de
çeker. Bu üretim üzerinden başkaları
para kazanabilsin diye kurulan sistem,
kendi güzel karının gerekçesi olarak
üretimi korumayı kullandığında,
kendini ufacık bir ahır hücresine
kıstırılmış besi ineği gibi
hisseden tek yazar ben miyim? Geçerli
yayın hakkı sistemi, ne
yaratıcılığı, ne yaratıcıyı, ne
de bu yaratıcılığın ürünleriyle
yaşamları zenginleşen insanları
koruyor. Tam tersine, serbest akışı
engelleyerek, "sütünü
sağarak", tam da bu
yaratıcılığı ve onun olumlu
sonuçlarını sekteye uğratıyor.
Nasıl bir
sistem öneriyorum öyleyse? "Fikir
ve sanat eserleri"nin, ilk
çoğaltımdan bir yıl sonra “miri
mal” haline gelmesini savunuyorum. İlk
çoğaltıcının, ürünün
çoğaltımını gerçekleştirmekle
üstlendiği riskin karşılığı bundan
fazla olamaz. Üretici (yani yapıt
sahibi), ilk çoğaltıcıdan, ilk olma
ayrıcalığı için ekonomik bir
karşılık alma hakkına sahip olmalı,
ama yalnızca bu yüzden; üretiminin
ekonomik karşılığı olmadığını,
yalnızca bir yılla sınırlı
çoğaltım ayrıcalığının ekonomik
karşılığı olduğunu kabul etmeli. Bu
karşılık da, Batıda olduğu gibi
(toplam satışlar üstünden) %5-10, ya
da Türkiye'de olduğu gibi %10-15
değil, %30 dolayında olmalı. Bu bir
yılın sonunda, isteyen istediği
yapıtı çoğaltmak ve istediği
fiyattan satmakta serbest olmalı,
isteyen bedava dağıtabilmeli (yapıt
sahibinin adının zikredilmesi
koşuluyla). Burada bir fiyat
ekonomisinin yine de oluşacağından
kuşku duymuyorum, kapitalizmin
endişelerini giderecekse. Gidereceğini
sanmıyorum tabii - bugün kazanılan
parayı kazanmayı sürdürmek mümkün
olmayabilir.
Öte yandan,
olabilir de: uzun vadede bu tür
ürünlerin getirisi, azalan bir eğri
izleyerek bir minimum değere oturur.
Bazılarında bu eğri çok serttir,
dayanıksız tüketim malı
kapsamındadır bunlar (örneğin
“çoksatar”lar). Bazılarıysa
ölmez, kimi zaman büyük, kimi zaman
küçük, ama düzenli bir sabit
satışları vardır
(“uzunsatar”lar). Önerdiğim sistem,
ilk durum için varolan sistemden farklı
bir sonuç doğurmuyor satış gelirleri
açısından - çoğaltıcı,
kazanacağı parayı zaten o bir yıllık
süre içinde kazanıyor. İkinci durumda
da sistemim gerçek “uzunsatar” için
aynı sonucu veriyor: Shakespeare'in
yapıtları bugün bütün dünyada
"miri mal" - "yayın
hakkı" ödenmeden basılabiliyor,
birden fazla yayıncısı var rekabet
halinde olan, ama yine de bu rekabet
koşulu, yayıncıları Shakespeare'den
uzak tutmaya yetmiyor. Demek ki "iyi
para" kazanılabiliyor. Önerdiğim
sistem tek sorunu, geri dönüşü bir
değil de örneğin dört-beş yılda
sağlayan ürünlerde yaratıyor -
büyük maliyetleri olan kimi projelerin
ekonomik açıdan "feasible"
olabilmesi için gerekli tekel süresi,
bir yıldan fazla olabilir. Bu
halledilemez bir sorun değil ama; kimi
ayrıcalıklar düşünülebilir,
çeşitli fon ve destekleme düzenekleri
kurulabilir. İşin yazar cephesine
gelince: yaşı kemale ermiş ve
geçmişte yazdıklarıyla geçinen
yazarlar olduğunu biliyorum. Yeni
sistem, yaşlılık sigortası yerine
geçen bu birikimin parasal
karşılığını epeyce düşürebilir,
doğru. Bu durum da yine "içeriden
eleştiri" düzleminde yer alıyor
– yaşlılığında güveneceği bir
telif geliri olmayacağını bilen
yazarlar, kendilerine başka bir sigorta
yolu bulmaya yönelecektir kuşkusuz; ilk
etapta mağdur olacaklar içinse geçici
bir düzenleme bulunabilir.
Asıl
meseleyse, yazara, sanatçıya,
müzisyene ve onların yapıtlarına
bakışın değişmesiyle ilgili -
özellikle de kendilerinin. Ben bir yazar
olarak, yazdığım şeyler
karşılığında birilerinin bana para
vermek istemesini, engellenmesi gereken
birşey olarak görmüyorum; ne var ki
bunu bir hak olarak, ölümümden yetmiş
yıl sonrasına dek sürecek bir hak
olarak da görmüyorum. Yazınsal emeğim
kişisel bir emek ve isteyerek veriyorum
o emeği; ürünümü (ve başkalarının
ürünlerini) paylaşmak, parasal
karşılığını öldükten sonra da
alma güvencesinden daha önemli
görünüyor bana. "Fikir ve sanat
eserleri"nin sözünü ettiğim
şekilde serbestleştirilmesinin, daha
istenir bir dünya ortaya
çıkaracağına inanıyorum.
-
-
|