for
english, press 9
9
temmuz 2002
pano:
salinger'ın
hiçbir kitabına almadığı,
dergilerde kalmış 22 öyküsü
var; ömer aygün, sağolsun,
iş-güç edinip bunların
hepsini amerika'daki
kütüphanelerden arayıp buldu
benim için. bu öykülerin en
uzununu ("hapworth")
daha önce kitap-lık
dergisi için çevirmiştim.
salinger'ın yayımladığı ilk
öykü olan "gençler"
de (1940 tarihlidir) kitap-lık'ta
çıktı. yavaş yavaş çevirip
yayımlamayı planlıyorum
hepsini, ama kitaplaşırlar mı
bilemem, copyright problemi var
çünkü. bu haftanın
salatasında, 1944'te
yayımlanmış bir başka
salinger öyküsü var. afiyet
olsun.
şefin
salatası:
İki
Taraf İçin de – J.D. Salinger
Anlatacak
pek birşey yok aslında – yani
ciddi birşey olmadı, ama biraz
komikti yani... Sanki bir ara
herkes, Ruthie'nin annesi ve
diğerleri bizimle dalga geçecek
gibiydi. Hepsi de başta
Ruthie'yle benim evlenmek için
fazla genç olduğumuzu
söylemişti. Ruthie on yedi
yaşındaydı, ben de yirmiydim
neredeyse. Tamam, epey gençtik,
ama ne yaptığını biliyorsan
genç sayılmaz. Kızla aranda
herşey yolundaysa. Yani iki
taraf için de.
Her
neyse, dediğim gibi Ruthie'yle
ben aslında ayrılmadık. Yani
gerçek anlamda. Tabii Ruthie'nin
annesi ayrılmamızı istiyordu,
o başka. Bayan Cropper,
Ruthie'nin evlenmek yerine
üniversiteye gitmesini
istiyordu. Ruthie liseyi
bitirdiğinde daha on beş
yaşındaydı, gitmek istediği
okul da onu on sekizine basmadan
almıyordu. Doktor olmak
istiyordu. Onunla dalga
geçerdim. "Doktor Kildare'i
aramıştım!" derdim. İyi
bir espri anlayışım vardır.
Ruthie'nin yoktur ama. O daha
böyle ciddi bir tiptir.
Neyse,
nasıl başladığını
gerçekten bilmiyorum, ama geçen
ay bir gece Jake'in Yeri'nde
işler tam kızıştı.
Ruthie'yle birlikte oraya
gitmiştik işte. Bu yıl acayip
klas bir yer oldu orası.
Neonları kaldırdılar. Daha
fazla ampul taktılar. Park yeri
büyüdü. Klas yani. Ruthie pek
sevmez Jake'in Yeri'ni.
Neyse,
size anlattığım o gece Jake'in
Yeri tıklım tıkıştı biz
girdiğimizde, masa boşalana
kadar bir saat beklememiz
gerekti. Ruthie hiç beklemek
istemiyordu. Sabrı sıfırdır.
Sonunda bir masa bulduk, dedi ki
bira içmek istemiyorum. Orada
öyle oturmuş, kibrit yakıp
söndürüyor. Deli etti beni.
"Nedir
derdin?" diye sordum
sonunda. Sinirimi oynattı bir
süre sonra yani.
"Yok
birşey," dedi Ruthie.
Kibritlerle oynamayı
bırakıyor, etrafı kesmeye
başlıyor, böyle sanki özel
birine bakıyormuş gibi.
"Var
birşey," dedim. Onu avcumun
içi gibi tanırım. Tanırım
yani.
"Yok
birşey," dedi. "Beni
kafana takma. Herşey şahane.
Dünyanın en mutlu kızıyım
ben."
"Kes
şunu," dedim. Alaycı bir
hali vardı. "Sana birşey
sordum o kadar."
"Yaa,
bağışlayın beni," dedi
Ruthie. "Ve bir cevap
istiyorsunuz. Tabii.
Bağışlayın."
Çok
alaycı konuşuyordu. Bundan
hoşlanmam. Beni bozmaz, ama
hoşlanmam.
Derdinin
ne olduğunu biliyordum. İçini
dışını bilirim onun, her
halini filan.
"Anlaşıldı,"
dedim, "bu gece dışarı
çıktık diye surat asıyorsun.
Ruthie, allahaşkına, insanın
arada bir dışarı çıkmaya
hakkı vardır herhalde, değil
mi?"
"Arada
bir mi?" dedi Ruthie.
"Buna bayılıyorum. Arada
bir. Haftada yedi gece gibi mi
Billy?"
"Haftada
yedi gece olmadı," dedim.
Olmamıştı ayrıca! Ondan
önceki gece çıkmamıştık
mesela. Yani Gordon'un Yeri'nde
bir bira içmiştik, ama hemen
eve dönmüştük sonra.
"Olmadı
mı?" dedi Ruthie.
"Peki. Kapatalım.
Konuşmayalım bunu."
Ne
yapmam gerektiğini sordum ona,
çok yumuşak bir sesle. Her gece
uyuşuk uyuşuk evde mi oturmam
gerekiyordu? Duvarlara mı
bakacaktım? Bebeğin
viyaklamasını mı
dinleyecektim? Ne yapmamı
istediğini sordum, çok
sessizce.
"Lütfen
bağırma," dedi.
"Hiçbir şey yapmanı
istemiyorum."
"Buraya
bak," dedim. "Widger
denen o deli karıya haftada on
sekiz dolar veriyorum her gece
iki saat çocuğa bakması için.
Neden, sen biraz rahat edebil
diye. Çok hoşuna gider
sanmıştım. Eskiden arada bir
dışarı çıkmayı
severdin," dedim.
Bunun
üzerine Ruthie dedi ki bir kere
Bayan Widger'ı tutmamı hiç
istememiş. Ondan
hoşlanmıyormuş. Hatta ondan
nefret ediyormuş, öyle dedi.
Çocuğu kucağına almasını
bile istemiyormuş. Ruthie'ye
dedim ki Bayan Widger'in bir
sürü çocuğu oldu, herhalde
artık çocuk nasıl tutulur
biliyordur. Geceleyin dışarı
çıktığımızda Widger'ın
salonda oturup dergi okuduğunu,
çocuğun yanına bile
gitmediğini söyledi Ruthie. E
ne olacaktı yani dedim, çocukla
birlikte beşiğe mi girecekti?
Ruthie bu konu hakkında daha
fazla konuşmak istemediğini
söyledi.
"Ruthie,"
dedim, "ne yapmaya
çalışıyorsun? Alçağın teki
gibi mi göstermeye
çalışıyorsun beni?"
Ruthie
bunun üzerine dedi ki,
"Seni alçağın teki gibi
göstermeye çalışmıyorum. Sen
alçağın teki değilsin."
"Sağol.
Çok sağol," dedim. Ben de
alaycı olabilirim.
"Sen
benim kocamsın Billy,"
dedi. Masanın üstünden bana
doğru eğilmişti, ağlıyordu
– ama valla benim suçum yoktu!
"Benimle
evlendin," dedi,
"çünkü beni seviyordun,
öyle demiştin. Bebeğimizi de
sevmen lazım, onunla ilgilenmen
lazım. Bazı şeyleri
düşünmemiz gerek arada bir,
böyle etrafta koşturarak
olmaz."
Ona
çok sakin bir sesle, bebeği
sevmediğimi kim söylemiş diye
sordum.
"Lütfen
bağırma," dedi,
"bağırırsan çığlık
atacağım," dedi.
"Kimse senin çocuğu
sevmediğini söylemedi Billy.
Ama işine geldiğinde filan
seviyorsun. Yıkandığı sırada
ya da kravatınla
oynadığında."
Onu
hep sevdiğimi söyledim.
Seviyorum da! Tatlı çocuk,
gerçekten tatlı bir çocuk.
"Öyleyse
neden evde değiliz?" dedi.
Ben
de söyledim. Söylemekten
çekinmedim yani. Açıkça
söyledim. "Çünkü,"
dedim, "iki bira içmek
istiyorum. Bir hayatım olsun
istiyorum. Bütün gün iş
peşinde koşturmuyorsun sen.
Nasıl birşey olduğunu nereden
bileceksin." Söyledim yani.
Ruthie
de aklınca komiklik yaptı.
"Yani," dedi, "ben
bütün gün çalışmıyorum,
öyle mi?"
Bak
bu iyiydi dedim. O da yeniden
kibritleri yakmaya başladı,
çocuk gibiydi resmen.
Söylediklerimi hiç mi
anlamadığını sordum. Gayet
iyi anladığını söyledi,
annesinin söylediklerini de
anladığını söyledi, evlenmek
için çok genç olduğumuzu
filan.
Bu
koydu bana. İtiraf ediyorum.
Yani gerçekten itiraf ederim
bunu. Ruthie'nin annesinden söz
etmesi dışında hiçbir şey
koymaz bana. Annesinden söz etti
mi dayanamıyorum. Ruthie'ye ne
demek istediğini sordum çok
yumuşak bir sesle. "Sırf
adam arada bir dışarı çıkmak
istiyor diye," dedim. Bir
kere daha "arada bir"
dersem onu asla göremeyeceğimi
söyledi Ruthie. Hep böyle
yapıyor, sözlerimi yanlış
anlıyor. Bunu da söyledim ona.
"Hadi kalk," dedi
Ruthie. "Buraya geldik
madem. Dans edelim."
Peşi
sıra piste çıktım, ama tam o
sırada orkestra bize oyun
oynadı. "Moonlight Becomes
You"yu çalmaya
başladılar. Artık eskidi, ama
sıkı şarkıdır. Fena şarkı
değildir yani. Arabadaki radyoda
ya da evdekinde dinlerdik arada
sırada. Ruthie bazen eşlik
ederdi. Ama o gece Jake'in
Yeri'nde çalınan hali pek iyi
değildi. Hatta utanç vericiydi.
Seksen beş nakarat filan
çaldılar ayrıca. Durmadan
çaldılar yani. Ruthie benden
bir on beş kilometre ötede dans
etti, birbirimize de pek
bakmadık. Sonunda kestiler.
Ruthie benden böyle bir koptu
sanki. Masaya döndü, ama
oturmadı. Mantosunu aldı ve
çekip gitti. Ağlıyordu.
(Saturday
Evening Post, 26 Şubat
1944)
|