cem akaş
Ü      giriş kapısı
Ü     in english
Ü bibliyografya
Ü kimdir, sebepleri nelerdir
Ü geldim, gördüm, diyeceğim! 
Ü ağ komşuları
Ü dinleme malzemesi
Ü tek uçlu ipler
Ü üzerine yazılar & söyleşiler
Ü deep freeze
Ü okuma malzemesi
Ü başkaları ne demiş? 
e-mail
g i r i ş  k a p ı s ı

18 Kasım 2009

pano:

Aşağıdaki yazı, Yeniyazı'nın üçüncü sayısında, Ayfer Tunç için hazırlanan dosyanın içinde yayımlandı.

şefin salatası:

 Ayfer Tunç Okuma Notları*

Ayfer Tunç bugün hala “umut veren gençler” kategorisine dahil edilebiliyorsa da, öyküleri, fazla uzak olmayan bir gelecekte, Türk öykücülüğünün klasikleri arasında sayılacak. Sabahattin Ali çizgisinin güncellenmiş, yer yer inceltilmiş, yer yer vurgulamaları artırılmış öyküleri, “düzgün öykü nasıl yazılır” derslerinde örnek verilecek.

Tunç’u, “bugünün ortasında dün”ün hikayelerini anlatma geleneğine de dahil etmek ve bu açıdan, Tanpınar’dan aldıklarına bakmak gerekiyor.

Dolayısıyla “moda” olan şeyler yazmıyor Ayfer Tunç, kendi yazınsal gündemini günün koşullarından oldukça bağımsız bir biçimde (evet, tabii, her yazar döneminin yazarıdır sonuçta, ama ondan farklı birşey bu söylediğim ) belirliyor. Daha ileri gidip, Tunç’un yazısını “eski” ya da “anakronik” bulanlar var, biliyorum, ama ben aynı görüşte değilim.

Tunç, herşeyden önce bir duygu öykücüsü; bir fikir öykücüsü değil, hatta kimi zaman öyle görünse bile bir karakter öykücüsü de değil (“Aziz Bey Hadisesi” ya da “Suzan Defter”in düşündürebileceğinin aksine). Onun yazınsal dünyası da duygularla, bu duyguların saptanması ve işlenmesiyle oluşturulmuş bir dünya.

Bu dünyayı öyküleştirirken, öykünün yaratacağı toplam etkinin peşine düşüyor Tunç, öykünün ağırlığını, öykünün içine yaymayı iyi beceriyor; “punch line” denen şey, Maupassant ya da O’Henry’de çok görülen “şaşırtıcı son”, Tunç öykülerinde pek olmuyor.

Bu dünya, okuyucunun önüne bazen İstanbul setlerinde çıkıyor, ama İstanbul’un kenarı, merkezde bile olsa merkezin yan cebi; ağırlıklı tercih taşra, küçük şehir.

Buna paralel olarak, oyuncu kadrosu da “küçük insanlar”dan oluşuyor genelde; “ana akım”ın, “kalbur üstü”nün parçası değil hiçbiri, örneğin başarılı işadamlarının “marka”lara bürünmüş aldatılma acıları değil Tunç’un anlattığı; “komşu kadın”ı, ilçe ziraat müdürünün kızını, meyhaneciyi, antikalarını satan yalnız ihtiyarı seviyor o.

Bu “sevme” meselesi başka bir açıdan da ilginç belki: Tunç’un anlatıcıları arasında, kendi yaşıtı kadınlar hiç olmadı galiba; kendi yaşıtı erkek anlatıcılarsa pekala kadın da olabilirmiş gibi gelir bana hep, kadın olmasınlar diye erkek olmuş gibidirler, ama erkek olmaları onlara farklı bir boyut katmaz; Tunç’un kendi kadınlığını, kendi erkeklerini yaşama biçimini kaleminin ucundan hep uzak tuttuğunu hissederim.

Bu dünyada ağırlıklı olarak “küçük insanlar” sahne alsa da, duygular yoğun, jestler büyük oluyor; “neşeli” değil, “acıklı” öyküler çıkıyor ortaya; içinde ölüm olmayan, ölümle sonlanmayan pek az Ayfer Tunç öyküsü var; bu yanıyla, kelimenin iyi anlamıyla “melodram”ın ustası diyebiliriz Tunç için.

Oysa nispeten “neşeli” bir damar da var Tunç’un yazı dünyasında – Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, öyküye pek tahvil edilmemiş bir malzeme bilgisi içeriyor aslında.

Melodrama dönelim: “Üçüncü sayfa”dan beslendiği düşünülebilecek bir damar bu. Bu damarın öykü öncesi hali olarak da görülebilecek Ömür Diyorlar Buna, Tunç’un “malzeme”den “öykü”ye giden süreçteki katma değerini görmemizi sağlıyor.

Tunç’un şimdilik son ürünü olan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, üçüncü sayfa kesikleriyle boydan boya kaplanmış geniş bir salon duvarına benziyor bir yanıyla. Ayfer Tunç, tanıdık gelen bir Türkiye metaforunu (“üç yanı denizlerle kaplı bu coğrafyada kimse denizden anlamıyor”, “tam bir tımarhane”), çağdaş Türk edebiyatında benzeri az görülür bir “hırs”la, baş döndürücü bir örnekleme silsilesiyle dev bir yüzey yapısına dönüştürüyor; Perec’i de çağrıştıran bir “Memleketimden İnsan Manzaralarını Kullanma Kılavuzu” çıkıyor ortaya.

Televizyon dizisi senaryosu yazıyor olması, bu denkleme nasıl katışıyor diye merak ediyorum. “Televizyon için yazan” Tunç, “öykücü” Tunç’tan daha kaba bir duyarlılığa sahip, dolayısıyla çok daha popüler. Bu iki Tunç’un birbirinden nasıl beslendiğini incelemek gerek bence; ama birbirlerine nasıl karışmadığını da.

Bir merakım da şu: Ayfer Tunç – Murat Gülsoy – Yekta Kopan üçlüsü, Çağdaş Türk öykücülüğünde bir akıma tekabül etmiyor olsa da, aralarındaki yazınsal dinamiği ele almayı haklı gösterecek kadar ilginç bir üçlü. Gülsoy ve Kopan, ilk kitaplarında birbirlerine oldukça yakın bir çizgiden hareket etmiş gibiyken, zaman içinde yeterince farklı kulvarlara girdiler; ama ikisi de, Tunç’tan enikonu ayrı bir çizgide kaldı; Tunç’un öykücülüğü buradan nasıl etkilendi, bu iki kulvarı nasıl etkiledi? “Ubormetenga” ekibinin üyeleri, kendilerine ne paylar çıkardı?

Melodramın dile yansımasında, zaman içinde bir evrilme görülüyor: Başlarda Selim İleri’yle akraba çıkacakmış hissi veren dil, zamanla durulaşıyor; sıfatların ve fiillerin geçirdiği değişimde bu açıkça ortaya çıkıyor.

Kurgu olarak klasik yapıları yeğlese de, Tunç’un “öykü çatma” biçimleri konusunda çokça düşündüğü belli; Evvelotel belki bunun en iyi göstergesi. 1989’da yayımlanan Saklı’dan 2006’da yayımlanan Evvelotel’e gelesiye, dil ve kurgu açısından Ayfer Tunç’un nasıl da ustalaştığını görmemek mümkün değil.

“Gün ortasında dün” meselesine dönecek olursam: Ayfer Tunç’un öykücü olarak bugün hak ettiği yerde olmamasının, değerinin ileride (“dün ortasında evvelsi gün”e dönüştüğünde) anlaşılacak olmasının bir nedeni bu “mesele” belki.



* Ayfer Tunç’un yapıtı, elbette çok daha kapsamlı ve incelikli bir okumayı hak ediyor.