cem akaş
Ü      giriş kapısı
Ü     in english
Ü bibliyografya
Ü kimdir, sebepleri nelerdir
Ü geldim, gördüm, diyeceğim! 
Ü ağ komşuları
Ü dinleme malzemesi
Ü tek uçlu ipler
Ü üzerine yazılar & söyleşiler
Ü deep freeze
Ü okuma malzemesi
Ü başkaları ne demiş? 
e-mail
g i r i ş  k a p ı s ı

22 Aralık 2009

pano:

Aşağıdaki yazı, kargart'ın son sayısında yayımlandı.

şefin salatası:

2000’li yıllara baktığımızda “yazar” ile “okur” arasındaki çoğu bileşenin –özellikle de editör, dağıtımcı, piyasa (Pazar) üçlüsünün- işlevini ve tutarlılığını kaybettiğini, geçersizleşmeye başladığını görüyoruz. 2000’lerin ilk yıllarından itibaren, yazarla okur arasındaki yolların sivilleşmesi ve her türlü endüstriyel ya da kariyerist izlekten uzaklaşılması yönünde çeşitli kırılımların gerçekleştiği aşikârdır. Fanzinlerin ve özgür neşriyatların sayısındaki üssel artış ile bazı internet ve paylaşım platformlarının kalburüstü edebiyat dergilerinden ve statüko oluşumlarından çok daha işlek/işler hale gelmesinin nedeni işbu “sivilleşme” yönelimidir. Sivilleşme hareketinin endüstrileşmeye ve standartlaşmaya karşı bir “duruş” olarak bütünlenmesi kaçınılmazdır. Yazar ve okur, tüm açıklığıyla statü endişesinden sıyrılmak istemektedir. 2000’li yıllarda, eski kuşak editörlerin kullandığı “eleştiri” mekanizmaları garip bir retorik arsızlığıyla birleşip “üleştiri”ye, “ödül sistematiği” de tüm işlevlerini bir kenara bırakıp adeta “cezalandırma veya sessizlik suikastı platformu”na dönüşmüştür. 2000’li yıllarda, imza günü, söyleşi günü, şiir günü gibi “halkla ilişkiler ve tanıtım” enstrümanları da etkinliğini kaybetmiştir. Eski kuşak editöryal faaliyetler liyakat odağından “dirsek teması” odağına kaymıştır, editöryal süreçlerin çeşitli katmanlarında çeşitli “karakter aşınmaları” söz konusudur. Sivilleşme dalgasına karşı oluşan tüm bu gerilimler, edebiyat ortamının bir “garabet ve çelişki ortalığı” algısına yakınlaşmasına neden olmuştur. Kısacası, 2000’li yıllar edebiyatında, yazardan okura, okurdan yazara yeni yolların arandığı, endüstrileşme karşıtı, eski kuşağın editöryal işlevlerinin geçersizleştiği ve bu nedenle de eski kuşak editöryal faaliyetler ile “sivilleşme dalgası” arasında çeşitli gerilimlerin yaşandığı bir “garabet ortalığı”nın oluştuğunu düşünmekteyiz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

 

“Sivilleşme” olarak tanımladığınız olguyu ben “eşitlenme” (“levelling”) olarak tanımlamaktan yanayım öncelikle, çünkü burada gözlemlediğimiz, bugüne dek kurumsal süreçler içinde gerçekleşmek zorunda olan “yazdıklarını kitleye ulaştırma” ediminin, artık doğrudan bireyler tarafından, kurumlara neredeyse hiç gereksinim duymadan ve son derece yaygın bir biçimde gerçekleştirilebiliyor olması. Bu gelişme, hemen her şeyini teknolojik gelişmelere borçlu, bunu da belirtmek gerek: fanzinler her zaman vardı, kitapçılara elde yapılmış kitaplarını konsinye bırakan yazarlar her zaman vardı, yazardan gelen metni dizip basan, yayınevini aradan çıkaran matbaalar da vardı, ama artık bunun kitlesel boyutta gerçekleşmeye başladığını görüyoruz, sizin de saptadığınız gibi. Dolayısıyla bireyler arasında bir eşitlenme yaşandığı gibi (herkes yazar olabiliyor), bireylerle kurumlar arasında da bir eşitlenme yaşanıyor (herkes yayıncı olabiliyor). İnternet ve cep telefonu kullanımının çok daha yaygın olduğu Güney Kore ve Japonya gibi ülkelerde, bu eşitlenmenin sonuçları çok daha çarpıcı: artık yalnızca bloglarda ve yazınsal ürün sitelerinde yazmıyor insanlar, cep telefonlarından roman yazıyor, cep telefonlarına gelen romanları okuyorlar; sonra bunların en çok tutulanları bilindik kitap formatında yayımlanıyor ve kitapçılarda “cep telefonu romanları” bölümlerinde satılıyor.

Bunlar elbette çok ilginç. Benim ilgimi çeken başka şeyler de var ama. Bunlardan bir kısmı, “editörlük fonksiyonu” altında toplanıyor. Bu fonksiyonu dar anlamıyla, ham metni, yarı mamul metni bitmiş ürüne dönüştürme edimi olarak kullanıyorum burada. “Herkes yazar olabiliyor” cümlesinin öznesi “herkes”in bir bölümü, editörlük fonksiyonuna inanıyor; yazdığı şeyin okuyucu önüne o haliyle çıkamayacağını, az ya da çok elden geçirilmesi gerektiğini düşünüyor. Artık yayınevlerinin dışında da editörlük hizmeti almak mümkün olduğu için, piyasaya çıkmadan ya da yayınevlerinin kapısını çalmadan önce bu fonksiyona başvuruyorlar. Çok daha büyük bir bölümüyse bu fonksiyona inanmıyor, ne yazarsa, nasıl yazarsa o şekliyle yayımlanabileceğini, okunabileceğini, hatta asıl o haliyle sevileceğini, anlam kazanacağını düşünüyor. Dolayısıyla çelişkili iki eğilim var; bu da yazarlığın seçkinlikle eş anlamlı olduğuna inanıp inanmamaya oturuyor. Eğer inanıyorsanız, o seçkinlerden biri olmak için metninizi editöre teslim ediyorsunuz; eğer inanmıyorsanız, “halk çocuğu” halinizle okur peşine düşüyorsunuz.

Bu noktada, diğer “halk çocukları”nın “yazar fonksiyonu”ndan soyunup “okur fonksiyonu”nu giyindiğinde nasıl davranışlar sergilediği önemli oluyor. Okur olarak, seçkin yazarları, yayınevlerinin yayımladığı, editörlerin adam ettiği kitapları mı okuyorlar, kendileri gibi yazanların metinlerini mi? Konvansiyonel yayıncılığın çöktüğünü söylemek zor, ama çökmese de ciddi bir darboğazda olduğu anlaşılıyor: örneğin Amerika’daki kitap endüstrisinde bir yıl içinde kazanılan paranın çok büyük bir bölümü, 15-20 yazarın kitaplarından kazanılıyor. Yani ilk grubun kitapları hala çok okunuyor, ama iç dengeleri iyice bozulmuş durumda. Öte yanda Güney Kore’de cep telefonu romanları yüz binlerce okura ulaşabiliyor, ama burada da kaç kişi içinden kaç kişinin metninin aradan sıyrılabildiğine bakmak gerek. Her başarı hikayesinin arkasında binlerce başarısızlık hikayesi olduğuna eminim.

Bu da getiriyor bizi “eleştirmen fonksiyonu”na, yani neyi okumamız gerektiğini bize söyleyecek insan sınıfına. Yazarın az olduğu, yayınevinin az olduğu, yazılan metnin az olduğu bir dünyada, eleştirmenin önemi fark edilmeyebilir; ama herkesin yazar olduğu bir dünyada, bu kalabalığın içinde neyin zaman harcamaya değer olduğunu söyleyecek kişilerin önemi daha belirgin oluyor. Ama burada da bir eşitlenme yönelimi var – az sayıda seçkinin sözüne güveneceğinize, çok sayıda “halk çocuğu” eleştirmenin istatistiksel tercihine güvenebilirsiniz.

Ortaya şöyle bir görüntü çıkıyor dolayısıyla: yazarların sayısı patlıyor, yayıncıların sayısı (print-on-demand’le, internet yayıncılığıyla, cep telefonu yayıncılığıyla) patlıyor, eleştirmenlerin sayısı da (forumlarda vs) patlıyor, ama fonksiyonlar sabit kalıyor. Biri dışında: editör. “Eşitlenme senaryosu”nda editör fonksiyonuna yer yok. Editör, ancak “seçkinler senaryosu”na geçmek isteyenler için bir sıçrama taşı olarak görülüyor. Bu açıdan Türkiye’de yeni yazarların, yeni yayıncılığın daha rahat bir geçiş süreci yaşayacağı da düşünülebilir: editörün faydasının yeni yeni anlaşılmaya başlandığı bir ortamda, editörsüz hayata dönmek herhalde kolay olur. Kaldı ki editörlüğün merkezi Amerika’da bile, eski ustalar yok artık, kitlesel kitaplar basan yayınevlerinin de her kitapla o kadar uğraşacak hali yok.

Benim gelecek tahminim de bu: bu iki senaryo yan yana varlığını sürdürecek, seçkinler senaryosunun (konvansiyonel yayın endüstrisinin) alanı daralacak ama yok olmayacak, eşitlenme senaryosunun (yeni bireysel yayıncılığın) alanı genişleyecek ama niteliği hep sorgulanacak. Sonuçta biri diğerine baskın çıkamayacak. Kesişim noktasında da editör oturacak ve pazara oynamayan küçük yayınevlerine seçkin yapıtlar kazandıracak. Müzikte, sanatın diğer dallarında olan, yazıda da olacak.

 

Cem Akaş

 


 
short notice - mca
çıktı!
"32 instrumental pieces - short and striking, ranging from jazzy to classical, rock to ambient."

short notice - mca


satış noktası: amazon.com. alttaki linkten ulaşabilirsiniz.

amazon.com